Ursula Le Guın’in Mülksüzler Romanı Üzerine Bir İnceleme – Bahar İmla

0

Olağanüstü zamanları yaşıyoruz hep birlikte. Her akşam televizyonlarda yüzünü gördüğümüz, sesini duyduğumuz o çok yetkili beyefendilerin yarının bize ne getirebileceği konusunda verecekleri bir cevapları yok. Virüs, tüm rutinlerimizi alt üst etti. Değişim, bizleri her zamankinden farklı bir pencereyi açıp, bambaşka bir havayı solumaya zorluyor. Olması gereken de tam olarak bu. Kürsülere çıkıp göğüslerini gererek hayatlarımızı hiçe sayan o büyük beylere ve savundukları sisteme devrimin aynasını çevirmenin zamanı geldi. Salgın bittikten sonra ne yapacağız? Evde kalmaya devam mı edeceğiz, yoksa bizi önlemden, hastaneden, doktordan, temel ihtiyaçlarımızdan mahrum bırakanlara karşı sokaklara mı döküleceğiz? Başka bir dünya, şüphesiz ki elimizi taşın altına koymadan mümkün olmayacak. Peki eşit bir geleceğin yıkılmaz temellerini nasıl atmak gerekir? Le Guin’in ikircikli ütopyasında, başka bir dünyanın izlerini sürmeyi deneyelim…

Le Guin’in çarpıcı eseri Mülksüzler: İkircikli Bir Ütopya üzerine 1974 tarihindeki ilk yayınlanışından itibaren çok şey yazıldı. Romanın yazarı Ursula K. Le Guin’in 2018 Ocak ayında hayatını kaybetmesinin ardından yazar hem kişisel hayatı hem de çalışmalarıyla tekrar gündeme geldi, özellikle Türkiye’de neredeyse bütün eserleri çeşitli yayınevleri tarafından yeniden basıldı. Bir çok eseri gibi Mülksüzler de bir çok açıdan hem bilim kurgu hem de politik ve ütopik edebiyat alanında Le Guin’in kendi hayatı ile birlikte bir mihenk taşı haline gelmeyi başardı. Her şeyden önce, bugüne dek yazılmış olan bütün ütopyaların aksine, örneğin Platon’un Devlet’i yahut Thomas More’un Utopia’sı, Mülksüzler; ilk defa okuyucunun önüne hangi koşullar içinde veya nasıl oluştuğu belli olmayan bir dünya düzeni olarak çıkmadı. Tam aksine Le Guin, Mülksüzler ile bizlere bir ütopyanın hangi şartlarda, nasıl ve neden oluştuğunu ve en çarpıcı şekliyle de nasıl yozlaştığını anlattı. Bu yönüyle de Mülksüzler, yazarının da ötesine geçen bir edebi eser olarak raflarda yerini aldı. Özetle, romanı okurken, devrimci bir lider olan Odo ve yoldaşlarının sınıfsız ve devletsiz bir toplum kurmak için göç ettikleri gezegen olan Anarres’ten Shevek karakterinin yolculuğuna tanık oluyoruz. Diğer yandan Urras adında, 60’lı yılların gerçek dünyasına denk düşen, Odo ve yoldaşlarının kapitalist-emperyalist düzenini terk ettiği bir gezegen var. İlginç bir şekilde bu iki gezegen biri olmadan diğeri anlamsızmışçasına, birbirinin uydusu durumunda.

Le Guin’in kendisi de bir anarşist, Mülksüzler de bir anarşist ütopya fakat bir güzelleme de değil. Le Guin’in bu romanda tartıştırmak istedikleri var: 90’ların atmosferi kusursuz bir ütopya için pek de şahane olmasa gerek. Anarres ilk bakışta ideal ve arzu duyulan düzenin vücut bulmuş hali gibi gözükse de, gezegenin çorak arazisi nedeniyle insanlar kötü şartlar altında yaşamaktadır ve büyük sorunlar vardır. Le Guin, işte bu yüzden Anarres’e ütopya demeden önce “ikircikli” tanımını yapar. Anarres’te sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya resmedilmiştir, daha doğrusu bunun kötü bir versiyonu resmedilmiştir. Bu açıdan romana hem anarşizmin bir eleştirisi gözüyle bakılabilir hem de SSCB rejimine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir.

Le Guin anarşist olmasına ragmen, bir bakıma -belki doğrudan bunu niyetlemeden- anarşizmin çıkmaz noktalarını, toplumsal dönüşümdeki sorunları ve “Devrim” kavramını Mülksüzler eserinde çarpıcı bir şekilde işler ve işte bu yüzden Mülksüzler yazarının ötesine geçmiş bir kitaptır.

Mülksüzler, bitirmeyi denemediğim fakat elimden de bırakamadığım bir öykü olarak başladı. İçinde bir kitap vardı, bunu biliyordum. Fakat öykünün içindeki kitabın neyi ve nasıl yazacağımı bilmem için beni beklemesi gerekiyordu. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi duran Vietnam Savaşına karşı olan protestoları ve bu savaşa karşı duyduğum tutkulu muhalefeti anlamalıydım. Eğer hayatım boyunca ülkemin dünya çapında büyük savaşlar çıkaracağını bilseydim belki de Vietnam’ı protesto etmek için daha az enerjim olurdu. Tek bildiğim, artık savaş üzerine değil barış üzerine çalışmak istediğimdi. Bir çok ütopya okuyarak, pasifizm, Gandhi ve şiddet içermeyen direnişlerle ilgili şeyler öğrenerek başladım. Bu beni Kropotkin ve Goodman gibi pasifist anarşistlere yönlendirdi ve onlarla harika bir yakınlık hissettim. Lao Tzu’da bulduğum mantığı onlarda da gördüm. Savaş, barış, siyaset, birbirimizi nasıl yöneteceğimizi ve kendimizi, başarısızlığın değerini ve zayıf olanın gücünü düşünmemi sağladılar. Böylece, daha önce kimsenin anarşist bir ütopya yaratmadığını farkettiğimde, (…) yolumu Anarres’te buldum.”

Karakterler üzerinden biraz daha açacak olursak. Örneğin, romandaki protagonist Shevek, fizik alanında çalışmak ister; fakat Anarres’teki imkansızlıklar nedeniyle Urras’taki A-Io topraklarına gitmeye karar verir. Anarres’te gördükleri eğitimden dolayı Urras’taki hayatın işleyişi hakkında aşağı yukarı fikir sahibidir ve A-Io daki ünlü bir üniversitenin davetiyle yola çıkar. Fakat her ne kadar Urras’taki kapitalist işleyiş hakkında yıllarca eğitilmiş olsa da, bir eyleme yapılan hükümet saldırısını gördüğünde şok olur. Romanda anlatıldığı biçimiyle, insanlar arasındaki gelir eşitsizlikleri ye ve muhalefete yapılan bütün agresif baskılarla, A-Io devletinin dönemin ABD’sine denk düştüğünü görmemek imkansızdır. Ve ironik bir şekilde, A-Io, sözde sosyalist olan Thu devletinin (SSCB’nin) yardımlarıyla devrim olan Benbili adında bir bölgeye savaş açar. Le Guin, açıkça Vietnam Savaşı’nı anlatır ve gerçekliği bir kurguyla önümüze getirerek aslında Soğuk Savaş döneminin kokuşmuşluğunu gözümüzün içine içine sokar. Fakat, kapitalist-emperyalist sistemin dünyaya ve insanlığa güzel hiçbir şey getiremeyeceğinin farkında olmasına rağmen, dönemindeki çoğu entelektüelle aynı hastalığa yakalanır: Pasifizm. Diğer yandan da iki kutuplu dünyaya alternatif olarak bir üçüncü yol arayışı içindedir.

Anlatıdaki tarihsel olaylara dönecek olursak; Urras’tan Anarres’e yapılan göç, anlatıdan 200 yıl önce gerçekleşmiştir. Bu göç, Anarşist lider Odo önderliğinde örgütlenen insanların özgür bir dünya kurmak için Urras’taki kapitalist devletlerle yaptıkları bir anlaşmanın sonucudur(s. 29). İnsanlar Anarres’e sınıflı toplumun bütün kokuşmuşluklarından arınmış özgür bir birey olarak gelirler ve bunu göç ederek yaparlar. İşte bu “göç” metaforu, kitapta önemli bir yer tutar. Çünkü Odo her ne kadar devrimci bir lider olarak tanıtılsa da aslında ne Odo ne de göç edenler herhangi bir devrim yapmamışlardır. Sadece bir araya gelip başka bir gezegene yerleşmişlerdir ve böylece devleti bir anda ortadan kaldırmışlardır. Anarşizmin, otoriter olduğu nedeniyle devleti tek bir kararname ile devrim anında ortadan kaldırabileceğini iddia eden idealist romantizm böylece bir biçimiyle romana da yansımıştır. Toplumu örgütlemek, düzeni yıkmak, yenisini inşa etmek “dertleriyle” uğraşmadan sıfırdan bir düzen için yeni bir gezegene göç etmek fikri Le Guin için belki de pasifizimin tek yolu gibi görünmüştür.

Anarres’e göç, ilk bakışta insanlık için adeta ikinci bir şans olarak görülebilir. Kötü olan her şeyi geride bırakıp eşitlikçi bir toplum kurmak için kazanılan ikinci bir şans. Maalesef ki bu göründüğü kadar kolay değildir; çünkü Anarres’in kurak arazisinde hayatta kalabilmek için insanlar hayatlarının önemli bir kısmını toplum işlerinde geçirmek zorundadır.

Gücüyle gurur duyardı, her zaman onuncu gün dönüşüm görevi için “ağır işler”e gönüllü olmuştu; ama burada her gün, günde sekiz saat, toz ve sıcak içindeydi. Bütün gün boyu, yalnız kalıp düşünebileceği akşam saatlerini iple çekiyordu, ama akşam yemeğinden sonra çadırına gider gitmez başı düşüyor ve sabaha kadar deliksiz uyuyor, beyninden tek bir düşünce bile geçmiyordu.” ( s. 33)

Bu denli ağır çalışma şartları altında, Anarres’te de bürokratik yapılar oluşmaya başlar. Hatta Anarres’i eleştirdiği gerekçesiyle bir tiyatro oyunu yasaklanır. 6’ıncı bölümde geçen Shevek ve Bedap’ın konuşması sırasında Bedap olanları şöyle anlatır:

Tirin bir oyun yazıp sahneledi, sen gittikten sonraki yıl. Komikti -çılgıncaydı- bilirsin onun yazdığı türden şeyleri.” Bedap kaba, kum rengi saçını eliyle sıvazlayarak örgüsünü gevşetti. “Aptallar Odo karşıtı sanabilirdi. Birçok insan aptaldı. Bir yaygara koptu. Azarlandı. Toplu azarlama. Daha önce hiç görmemiştim. Herkes sendika toplantına gelip seni azarlıyor. Eskiden sert ustabaşlarını veya yöneticileri yola getirmek için kullanırlardı bu yöntemi. Şimdi ise herhangi bir bireye kendi başına düşünmeyi bırakmasını söylemek için kullanıyorlar. Kötüydü. Tirin buna dayanamazdı. Sanırım bu onun gerçekten biraz aklını kaçırmasına neden oldu.”

Başka bir hadise de, her ne kadar Anarres’in yozlaştığına inanmak istemese de, Shevek’in başına gelir. İçinde yanlış bir bilgi olmamasına ragmen, yayınlamak uğruna fizik alanında yaptığı çalışmanın bir kısmını silmek zorundadır (s.154). Sonraları da Urras’a gitmek istediği için hain ilan edilecek ve toplumdan dışlanacaktır. Böylelikle, anarşizmin öncül kuralları olan bireysel özgürlük ve devletsizlik Anarres’te yıkılmaya başlar. Bunun sebebi de Anarres’teki insanların özünün kötü olması gibi şeyler değil, tam da içinde bulundukları koşulların, anarşist ideolojinin veya böyle bir toplum sisteminin böylesine kurak ve küçük bir bölgede olmasının imkansızlığıdır. Yani anarşist idealler maddi zorlukların duvarına toslamaktadır.

Yazar Ursula K. Le Guin yaşamını yitirdi - Evrensel.net

Bu maddi zorluklar, eşit bir toplum kurmanın birincil koşulunun refah düzeni kurmakla eşdeğer olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bir gezegenden başka bir gezegene de göç etseniz de eşitsizlikler, zorluklar peşinizi bıramayacaktır.

İşte bu bakımdan, Anarres Odocular için bir sığınak olsa da, onlara refah verememiştir. Shevek Urras’a geldiğinde yaptığı bir konuşmada şunları söyler:

Buradayım, çünkü bende vaadi, iki yüz yıl önce bu kentte ettiğimiz vaadi -yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik biz, Anarres’te. Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok.”

Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

Shevek özgürlüklerinden başka hiçbir şeyleri olmadıklarını ifade etmektedir. Peki otoritenin olmayışı, özgür olmak için yeterli midir? Marksizmin, anarşizmin otorite karşıtı ve birey merkezli yaklaşımından farklı olarak; tüm zorunluluklardan, açlık, geleceksizlik ve baskıdan aynı ölçüde kurtulmak anlamına gelen özgürlük tanımı, Anarres’te hakiki bir özgürlük olmadığını ifade ederken de son derece yerli yerinde bir tespit olmakta. Diğer yandan, Anarres’tekilerin çok kötü şartlar altında yaşadıklarını göz önüne alırsak, bu ‘hiçbir şey’ insanlar için çok da arzu edilecek bir şey değildir çünkü insanlar ürettikleri zenginlikleri paylaşmak uğruna mücadele ederler, yoksulluğu paylaşmak için değil. İkincil olarak da, bu sözler Shevek’in inanmak istediği fakat içten içe gerçekliğini yitiren durumlardır (sf. 104). Çünkü biliyoruz ki kendisi Anarres’teki yozlaşmadan etkilenmekle birlikte durumu kabullenemiyor. Son olarak da Shevek konuşmasında Anarres’e gelmek isteyen insanları içtenlikle karşılar; fakat Urras’tan Anarres’e göç bizzat Odocular tarafından yasaklanmıştır. Le Guin, Urras ile Anarres’i ayıran duvarı tariflerken, mükemmel bir şekilde Berlin Duvarı’nı metaforize eder.

Urras’taki Odocular Anarres’e bir ütopyanın hayaliyle gelmişler, ancak bunu kapitalist devletlerle anlaşma yaparak dünyayı terk etme pahasına yapmışlardır ve kapitalist sistemin çarkları altında ezilen milyonlarca insanı arkalarında bırakmışlardır. Kapitalist devleti ortadan kaldırmamış, ondan kaçmışlardır. Ne yazık ki, Anarres’in izolasyonunu ve bulunduğu koşulları düşünürsek, bu hayal gerçekleşememiştir. Mülksüzler romanı, şayet insanlık kararlı devrimcilerden oluşan bir yeni toplum kurulsa şimdiki dünyadan farklı ne yaşanırdı, sorusuna cevap verirken elbette ufuk açıyor. Öte yandan da yine romanda Le Guin, geçmişin toplumsal birikimlerine dayanmadan, egemen sınıfın el konulan mülkün getireceği zenginlikle hakça bir toplum yaratmanın da mümkün olmadığını göstermesi açısından anarşizmin “otoriteyi yıkmak” merkezli düşünen ve yeni bir düzenin nasıl kurulacağını, doğası gereği cevaplayamayan çelişkilerini yansıtıyor. Yine de Mülksüzler insanlığa dair bencillik, bireycilik, çıkar, cinsiyet rolleri gibi değişmez görünenleri pekala da değişebileceğini gösteren derin umutlar taşıyor. Bu “ikircikli ütoya” 70’ler gibi bir tarihte; insanlığın kapitalizmi makus bir talih gibi kabul etmek zorunda olduğunun söylendiği, sonrasında tarihin sonunun ilan edildiği, eşitlikçi bir düzenin mücadelesinin karamsarlık denizinde boğulduğu, bu karamsarlığın içinden her türlü büyük anlatıları kurtuluş fikrini reddetmemiz gerektiğini söyleyenlerin çıktığı bir dönemde yazıldı. Bu yönüyle eser, zamanına direnen Le Guin’in eşitlikçi bir dünyaya dair inatçı inancı derinden hissettiriyor.

Bugünün “Mülksüzler”i evlerinde karantinada, çoğu da işe gitmeye zorlanıyor. Dünyada kurgu benzeri bir distopya yaşanıyor: hala eşitliksizliklerle, adaletsizliklerle, vahşetle dolu. Başka bir dünya için öfkesini haykıran insanların sesleri bugün daha çok çıkıyor. Gelecek sürprizlere gebe. Tası tarağı toplayıp başka bir gezegene yerleşmeyeceğimize göre, bu gezegende bu işi çözelim.

error

Bizi Takip Edin!

Follow by Email
YouTube
YouTube
Instagram